Çölyak ile Seyahat; Karadeniz!
Yaklaşık 1 sene sonra yeni yazımla merhaba!2021'in ağustos'unun, 12. günündeyiz, dünya daha iyi bir yere gitmiyor, doğa ana bizi cezalandırırken, toplumsal olarak da büyük sınavlardan geçiyoruz.
Başka Türlü Macera diye butik bir turla, 3 günlük Çamlıhemşin (Rize) yayla turuna gittik. Karadeniz yöresine ait yemekleri az-çok bildiğim için zorluk çekeceğimi hiç düşünmemiştim zaten ki ben Mardin'de aç kalmamış insanım, mısır ekmeğinin kalesi Karadeniz'den ne korkacağım ;)
Hayatımdaki en zorlu tırmanışlardan biriydi, keçilere özel, ancak toynakların sığacağı, taşlı ve dik bir patikayı, sağanak yağmur, yükseldikçe düşen oksijen miktarı ve artan rüzgara rağmen, 1 saat gibi bir zamanda yürüdük. Bu sırada sırt çantam, fotoğraf makinam falan, yolculuğu daha da zorlaştırdı. İlk 10 dk. da sanırım pes ettim. Düzenli spor yapan, yürüyüş koşu kondisyonu olan biriyim ama, bu çok farklı bir deneyimdi. Tırmanış kasım hiç yokmuş maşallah.
Otantik şeylere ve yerlere bayılan biri olarak benim için harika bir yerdi. İlla lüks ve konfor arıyorsanız, size göre değil ki aslında Karadeniz turu pek size göre değil.
Kuru fasulyemi pilav üstü istedim bu sefer, ortaya kuymak söyledik, ekip arkadaşlarımı önceden uyardığım için, kimse kuymağa ekmek banmadı :) Mısır ekmeği yine vardı ama yine gerek duymadım.
Sal yaylasından manzaralar şöyle;
Yayla keyfinin ardından, teleferik ile "Kendini koruyan mahalle" 'ye geçip kahve içtik, yükseklik korkusu olan bendeniz için biraz yusuf yusuf bir deneyimdi, bu isim de "zipline" cı da gördük bu arada :)
Neyseki bu blogun konusu bu değil. Hepimizin kaygı seviyelerinin yükseldiği şu günlerde, daha günlük, fani konularla karşınızdayım. Ana konumuz tabii ki, Çölyak!
Çölyak hastası olarak nasıl seyahat ediyorum, bir çok yazıda anlattım. Gerek yurt dışı, gerek yurt içi geziden seyahatten eksik kalmıyorum. Şu yalan dünyada bana en keyif veren şey, yeni yerler görmek, deneyimlemek. Daha önceki yazıları okumamışlar için Çölyakla seyahatin püf noktalarını hatırlayalım;
- Gitmeden önce araştırma yapmak, lokal mutfak nasılmış, ne yenirmiş, glutensiz restoran fırın bulunur muymuş?
- Turla gidiliyorsa, seyahat öncesi tur şirketini durumdan haberdar etmek. Ben genelde otellerle kendim yazışıp, bilgi veririm. İlla bir şeyler ayarlanır.
- Tabii ki, tedbirli gitmek, çantada her zaman acil durum krakeri vb bir şeyler bulundurmak.
- Gidilen restoran, cafe vb yerlerde doğru iletişimi kurmak. Çok sıra dışı durumlar harici, illa bir çözüm bulunuyor.
Bunun dışında anlamanız gereken şey şu; özel çölyak mutfağı olan yer ararsanız, evinizden çıkmamanız gerek. Çapraz bulaş bizim için çok önemli olmakla birlikte, bu konuda takıntılı davranmak zaten zor olan hayatımızı, iyice zorlaştırır. Ben boşverin yeaaa demiyorum, altını çizmek isterim. Ama çölyaklısınız diye size özel mutfak olmak zorunda değil. Normal restoranlarda da güvenli yiyecek bulmak mümkün. Risk her zaman var, ama yolda yürürken kafanıza uçak düşme riski de var misal. Merak etmeyin bu konuyu ben nasıl çözüyorum şimdi örneklerle anlatacağım;
İlk gün sabah uçağıyla Trabzon'a vardık, Rize Çamlıhemşin'e varmamız öğleni buldu. İlk durağımız Fırtına deresi üzerinde bulunan Cafe Çinçiva idi. Şen Yuva anlamına geliyormuş. Siparişler verilirken ben tabii ki her şeyi sorguladım. Bunda un var mı, bulgur mu pirinç mi vs. ? Aldığım cevap, biz de glutenden mümkün olduğunca kaçınmaya çalışıyoruz, yemeklere un koymuyoruz oldu :) Yaşadığım en tatlı şok oldu. Ekmek sepeti geldiğinde, mısır ekmeğini benim için ayrı bir sepete koymuşlardı. Mutfakta keserken illa normal ekmekle bir kaynaşmıştır, yanından geçmiştir ama bu beni öldürmez, bunu dert etmem açıkçası.
Neyse zaten o kadar güzel yemekler geldi ki, mısır ekmeğine elim gitmedi bile. Geleneksel yemeklerden tatmak için ortaya bir şeyler söyledik; bol tereyağlı kuru fasulye ve pirinç pilavı zaten olmazsa olmazdı ve çok lezzetliydi. Tabii ki, kara lahana olmazsa ayıp olurdu ve sarma şeklinde sofrada yerini aldı. ana yemek olarak çökertme kebabı istedim ama fazla bile geldi. Çökertme o cafede ünlüymüş, aslen Muğla'nın Çökertme ilçesinin yemeğidir, ama çıtır patates üzeri domates sos, yoğurt ve et her yörede aynı etkide güzel oluyor.
Asıl maceramız, karnımızı doyurduktan sonra başladı, ilk durağımız Avusor yaylası ve buzul gölü tırmanışı. Avusor yaylası benim yayla beklentimi karşılamadı, hiç fotoğraflardaki yaylalara benzemiyordu. Oranın olayı, buzul gölü ve yaklaşık 1 saatlik tırmanış sonrası ulaşabildiğiniz bir yerde. O yüzden göle tırmanmayacaksanız, görülecek çok fazla bir şey yok.
Neyse sonuçta, yolda karşılaştığımız 3 farklı grubun, gitmeyin, bu hızla varamazsınız, hava daha da kötüleşiyor demesine aldırmadan çıktığımızda, harika bir görüntüyle karşılaştık. Üstelik yağmur durup, güneş açtı. Biraz fotoğraf çekelim, suya girmeyi deneyelim derken (yanımızda mayolarımızı getirmiştik) biraz oyalanıp, dönüş yoluna geçtik. Dönüş yolunda farklı bir patikadan geçtiğimiz için aşağı inmemiz yaklaşık 30 dk yı buldu, ve çok daha konforlu bir iniş oldu.
Bu yorucu ilk günü Çamlıhemşin merkezde "Puli Mini" Otelde sonlandırdık. Burası yıkılmak üzereyken Öznur hanım tarafından alınıp, yavaş yavaş, tadilat görüp, önce cafe, sonra otel olan minik bir konak. Fırtına deresi üzerinde bulunuyor.
Otantik şeylere ve yerlere bayılan biri olarak benim için harika bir yerdi. İlla lüks ve konfor arıyorsanız, size göre değil ki aslında Karadeniz turu pek size göre değil.
Etrafa hayran hayran bakıp, bizim için kurulan sofraya yerleştik ve yine harika yemeklerin tadını çıkardık. Yine sorun yaşamadım çünkü, menü yine taze sebzelerle hazırlanmış ev yemeklerinden oluşuyordu. Zeytinyağlı barbunya, fırınlanmış, yoğurtlu kabak ve patlıcan, kara lahana sarma, kavurma et, salata ve kuru patlıcan dolması. Dolma ve sarma pirinç içeriyordu, sıkıntı yaşamadım. Yiyemediğim yemekler, mücver ve bulgur pilavıydı ki aklımın kalacağı bir şey değil. Söyleseydiniz size göre yapardık dediler. Giderseniz bilginiz olsun ;)
Ertesi gün kahvaltı soframızda yöresel peynirler, kaymak, tereyağı bal ev reçelleriyle doluydu. Ben yanımda getirdiğim krakerim ve yumurta sayesinde, kahvaltıda da zorluk çekmedim.
Otelde çok güzel videolar çekmiştim aslında ama, teknik bir aksaklık nedeniyle şu an yükleyemiyorum.
Kahvaltı sonrası yine yollardayız;
Badara yaylasına çıkarken, bir ara twitter'da espri konusu olan, dillere destan güzellikteki Ayder yaylasından da geçtik. Daha önce yayla da görmediğim için, Ayder yaylasında, yayla nerede dedim, çünkü "içinden" geçtiğimiz yer Taksim meydanı gibiydi. Teknik olarak, yayla 2000 metreden yüksek yerlere deniliyormuş zaten. Bu ayrıntıyı geçecek olursak, Ayder yerli-yabancı turistleri "eylemek" uğruna maalesef, nargile cafeler, dondurmacılar, cafeler, butik otellerle donatılmış, yeşil düzlüklerinde ise camışlar yerine, mutlu turistler yayılmıştı. Yazlık yerlerin çarşısı gibi olmuş, ama yayla dediğimiz yerin bir çarşıya, cafe vb yere ihtiyacı yok, konsepte tamamen aykırı. Konsept nedir derseniz; yerden 2000-2500 mt yüksekteki düzlüğe çıkıp, sis bulutlarının içinden Kaçkar dağlarına ve aşağıya bakıp, oha diyorsunuz. Yayla turizmi bu. Oradaki yerli amca teyzelerle sohbet edip, isterseniz el örgüsü çoraplardan satın alıp, yanınızda otlayan ineğin sütünden yapılmış, yiyeceklerden tadıp, yayla evlerinden birinde konaklayıp, ormanda yürüyüşe çıkıyor, ya da aşağıya biraz daha bakıp, biraz daha O-ha diyorsunuz. En nihayetinde, yöre insanının, yazı geçirmek ve hayvanlarını otlatmak için gittiği bir yer. Yani o uçsuz bucaksız yeşil düzlükler, piknik yapmak için değil, inekler otlasın diye var. Asıl kullanım şekli; mera!
Tabii ki biz zavallı, vitaminsiz şehir çocukları için, eşsiz bir deneyimdi. Neyse Ayder'e üzülüp, elimizdeki hiç bir güzelliğin kıymetini bilmediğimizden şikayet ede ede yola devam ettik. Badara yaylası en sonunda yayla beklentimi karşıladı. Turistik ama, çok bozulmamış, manzaraya doyamadan yola koyulduk tekrar. Aynı gün içinde Palovit şelalesi, Zil Kale'yi ziyaret edip, Gito yaylasında öğle yemeğimizi yedik. Gito'da yemekte yine sürpriz yoktu;
Kuru fasulyemi pilav üstü istedim bu sefer, ortaya kuymak söyledik, ekip arkadaşlarımı önceden uyardığım için, kimse kuymağa ekmek banmadı :) Mısır ekmeği yine vardı ama yine gerek duymadım.
Akşama doğru artık Pokut yaylasına doğru yola çıktık. Gerçekten ancak usta şoför olan yerlisinin çıkabileceği bir yol. Avusor'a çıktığımız patikanın araba için olanı gibi. Aşırı taşlık, aşırı uçurumlu dar bir yol. Acemi şoförler aklından bile geçirmesin. Tabii ki normal araçla da çıkılabilecek bir yol değil, illa 4x4 araç istiyor. Neyse çığlık çığlığa, hoplaya hoplaya (çok afedersiniz götümüz 3 sn falan havada kalıyordu, her hoplamada) Pokut'a vardık, araçtan inip, 150 mt kadar yürüyüp, hayran kaldığımız, Plata'da Mola yayla evimize ulaştık. Sevgili Yasemin'in güler yüzü, Ahmet ağabeyin nezih, bilge sohbeti, Zeyne ablanın muhteşem yemekleri karşıladı bizi. Yayla havası değişken. biz vardığımızda sis ve soğuk vardı. Evde soba yanıyordu, gece ise yorganla yattık. Sabah yine muhteşem bi hava karşıladı bizi.
Pokut'tan manzaralar;
Pokut'taki sabah kahvaltımızda Vedat Milör' ün, yediğim en iyi muhlama dediği, Zeyne ablanın muhlamasından yiyemedim. Neden? Çünkü, beyaz unla yapılmıştı. Karadenizliler bu konuda ikiye ayrılıyor. Kimi muhlama-kuymak aynı şey diyor; kimi muhlama beyaz unla yapılır, kuymak mısır unuyla yapılır diyor. Sonuçta ben yiyemedim; isteseydim yaparlardı ama, %100 mısır unundan yapılmış ekmek ve bana özel yapılan omlet yeterince doyurucuydu. bu yörelerde tabi bizim için en sürprizli, heyecanlı şey; yediğimiz her şeyin, oranın hayvancıklarından tamamen doğal, ve etik koşullardan elde edilmesi. Şehir çocuğuyum ben ne bilirim, komşunun arısından gelen balı, Yosmagül'den gelen sütten yapılan dünyanın en muhteşem kaymağını :) Bizim köyümüz bile İstanbul'daydı. Şaka değil. Beylikdüzü :) Ben çocukken "köy" e el öpmeye giderdik bayramlarda, büyük babaannenin evinin önünde komşunun ineği su içerdi. Oradan maksimum tarhana, turşu gelirdi bize. O yüzden bu gördüklerim, bu sofra benim için fantastik boyuttaydı.
Son günümüzde, bu muhteşem kahvaltı sonrası, küçük bir yürüyüşle Sal yaylasına geçtik. Orman içindeki patika yoldan geçerken şirinler mantarından görüp yine heyecanla bağırdık :) Zehirliymiş yemeyin ki, şehir çocuğu niye doğada bulduğu mantarı yesin . Sal yaylasına geçerken inen sis, anında büyülü bir hava yarattı. Oranın insanının günlük hayatının bir parçası ama bize her şey fantastik. Orada yine eski F16 pilotu Kadir ağabeyin ineklerinden mis gibi sütlaç ve sucuk karşıladı bizi. Sütlaçı maalesef yiyemedim çünkü, muhallebi gibi yapılmıştı ve pirinci az, unu bol idi. bu beni biraz üzdü çünkü, herkes " O-ha bu aşırı iyi" diyordu, dağda otlayan ineğin sütünün tadı başka oluyormuş dediler. İstemeye istemeye ortaya gelen sucuktan yedim (kahvaltıdan 1 saat önce kalkmıştık, canım sucuk çekmiyordu) fakat o da ne? O nasıl sucuk? Kavurma gibi görünen, katkısız, doğal sucuk aşırı lezzetliydi, abartmıyorum. Ben şarküteriye düşkün değilim, sucuk falan da öyle tostun içinde falan severim ancak, ekmeksiz, çatalla dadandım yedim.
300 mt yükseklikte teleferiğe binmekten çekinmemiş, her şeyden korkan ama geri kalmayan bendeniz, tabii ki zipline'dan da kusur kalmadım ve onu da yaptım. Fırtına deresi üzerinde yaptığımız bu etkinlik çok ta yüksek olmadığı için, laylaylom şeklinde eğlenip indim .
Günün sonuna yaklaşırken, karnımız henüz acıkmadığı için öğle yemeğini atladık, ben arada süt mısır götürdüm :)
Uçak öncesi akşam yemeğini Trabzon'daki Bordo-Mavi balık restoranında aldık. Çok ünlüymüş. Rezervasyonsuz gitmeyin, kapıdaki "abi"ler Çeşme plajlarındakini aratmıyor, yer yok diye dehliyorlar biraz. Bizim vardı, girdik. Burası bana göre kebapçı zihniyetinde bir balıkçı. İstanbul ve Ege civarında alıştığımız rakı-balıkçılar gibi değil. Alkol zaten yok, konsept," biz ortaya biraz ondan biraz bundan yollayalım, size bir de karides yaptıralım, tamamdır ablacım" tadında. Bu arada yediğimiz her şey 10 numara 5 yıldız tadında. Sirkülasyonu yüksek bir yer, kebapçı tadında demem o yüzden. Genelde orada fiks ortaya gelen başlangıçların ardından, karışık ızgarayla konu kapanır. Burada da lahana sarma geldi, şaşırdık mı? :) komik şekilde yediğimiz en lezzetli, kara lahana sarma burdakiydi. Haşlanmış patates, turşu yine ortaya gelenlerden. Ayrıyetten, patates tava, mısır unuyla yapılan mezgit kızartma, kaya levreği buğulama, somon şiş ve karides güveç geldi ortaya, bol salata da aldık. Yediğim her şey glutensizdi ve işletme gluteni gayet iyi biliyordu. Çok meşgul bir saatte girmemize rağmen, masaya çıkmadan sipariş verirken benim gluten sıkıntım var dediğimde, beyaz unlu bir şey göndermeyiz abla sizin masaya dediler :) Ve gerçekten gelmedi :)
- Karadeniz mutfağı, glutensizlik açısından çok müsait.
- Çamlıhemşin yöresinden girdiğimiz her yer gluteni biliyordu, biz de yemiyoruz diyeni çok duydum ve şaşırdım. O yüzden çok rahat ettim.
- Yemekler çok lezzetli, insanlar çok güler yüzlü yardım sever. Güzellikle ben onu yiyemiyorum dediğinizde, hemen çözüm bulmaya çalışıyorlar.
- Bu gezide yiyemediğim yöresel lezzetler; muhlama (beyaz unla yapıldığı için), laz böreği (içinde muhallebi olan baklava gibi), sütlaç.
- Çamlıhemşin merkezde Zua Cafe'de mürverli gazoz için, sadece mevsiminde toplanıp yapıldığı için her zaman bulunmuyor, denk gelirseniz kaçırmayın.
- Peri Dükkan'da Deniz hanım'ın tasarım tişörtlerine göz atın.
- Yayla turu için uygun giyinin; sweatshirt, yağmurluk, arazi ayakkabısı en uygun kombinasyonlar. Şort pek uygun bir giysi değil, mümkünse pantalon tercih edin. Converse gibi bez ayakkabılar, şıpıdık terlikler, ya da herhangi bir terlik, sandalet kesinlikle uygun değil. Fotoğraflarda güzel çıkmak için, gününüzü rezil etmeyin ;)
- araba tutuyorsa yayla turu pek sizlik değil, illa isterseniz, mide ilaçlarınızı yanınıza alın.
- Yaylalarda ve hatta merkezde internet pek çekmiyor, çoğu yerde telefon kapsama alanı dışında. O yüzden yanınızda nakit para bulundurun, internet çekmeyince kredi kartı çalışmıyor.
- Siz yapmazsınız ama; yere çöp atmayın, yayla dediğimiz yer, insanların evinin önü, onu aklınızda bulundurarak hareket edin, güler yüzlü olun, yöre insanı zaten sizi bağrınıza basıyor.


Yorumlar
Yorum Gönder