Benim Hikayem
Tam 13 yıl önce bugündü. 26 Şubat 1999'da perişan bir halde dershaneden eve gelmiştim. Büyüdükçe düzeleceğini umut ettiğim barsaklarım, yavaştan iflas sinyalleri vermişti, ama benim bunu tam idrak etmem için, aradan 1 hafta daha geçmesi gerekiyordu.
1999 öncesine bakınca zaten, benim hayatım kısaca, okuldan ağlayarak annemi aramamla, montuma sarınmış, ileri geri sallanarak karın ağrımın geçmesini bekleyerek, ve ne yedin yine sen? azarlarını işiterek geçti. Kendimi bildim bileli, karnım ağrırdı benim, o kadar şiddetli ağrırdı ki nefes alamazdım bazen. İğrenç kokan bir ilaç vardı, annem suya damlatırdı onu! Öyyk.. kokusu burnuma geldi... ağrıya dayanamadığım zaman onu içerdim ağlaya ağlaya... ilaç içerdim geçerdi. Bir sonra ki hafta yine başlardı. Annem arada doktora götürürmüş beni, hatta bende hatırlıyorum ilkokuldayken falan;
- Çocuk işte, ayaklarını üşütmüş...
- Salgın hanfendi! Bütün çocuklar ishal...
- Çok mu şeker yedin sen? (Evet Valla yiyordum ya çocukken... doktorun tezini de çürütemiyorum, şekerliği ele geçirdim mi sömürüyorum o zaman)
Buna benzer diyaloglarla, ve nedense hiç yapılmayan testlerle falan haşlanmış patates, elma, Ercefuryl ishal ilacıyla geçti çocukluğum. Beslenme çantamda haftanın en az 2 günü bu mönü vardı, hala yiyemem haşlanmış patates... öyk! Alışmışız ailecek hatta akrabalar falan, mısır yeme cırcır olucan, portakal yeme cırcır olucan, ayağına terlik giy cırcır olucan... derken, harbiden de olurdum.
15 tatilde ve yaz tatillerinde gider teyzemde kalırdım 1 hafta, kuzenler falan coşardık, teyzemde şımartırdı beni azıcık. Harçlıkları aldığımız gibi kaybolurduk ortadan. Suç ortağım Senem ablamla, dosdoğruuuuu dondurmacıya koşardık. Teyzem uyarmış sabah, Senem Selin'e abur cubur yedirme hasta oluyor kardeşin diye, ama dinleyen kim? çatlayana ya da paramız bitinceye kadar dondurma yeriz, hala paramız kalmışsa, şekerciye gideriz, orayı sömürürüz. Akşamına başlayan karın ağrısı kimse için sürpriz olmaz tabi... ama senelerce bu döngü böyle devam eder, bile bile o dondurmalar, şekerlemeler yutulur, akşamda bütün sülalede benim için stoklanan ishal ilaçlarından yutulup, periyodik ziyaretim teyzemle annemin azarıyla son bulur. Düşününce, annemle teyzemin haklı olabileceğini de düşünmüyor değilim, benim yerimde hangi çocuk olsa cırcır olurdu; barsak mı dayanır o kadar abur cubura! Kuzenimi saymıyorum, çünkü o normal değil; hayatına şekerlemeyle devam ediyor, birde incecik hala utanmaz!
O Pazar gününe geri dönersek; ÖSS deneme sınavı için erkenden dershaneye gitmiş olan ben, öğleden sonra neredeyse sürünerek, zorla eve döndüm. Nedenini açıklayamadığım anormal bir yorgunluk ve halsizlik vardı üzerimde. Öyle bir halsizlik ki, eve gider gitmez zar zor ayakkabılarımı çıkarıp en yakın kanepeye atmışım kendimi ve annemler eve gelene kadar da yerimden kalkamamışım. İlerleyen saatlerde "yine" ishalimin başlamasıyla evde tanıdık diyaloglar başladı.
- Ne yedin dışarıda?
-Üşüttün mü yoksa? Kesin ondandır, hava soğuk çocuğum hiç bakmıyorsun kendine...:/
- Ayy virüs galiba, bak herkes pestil perişan yatıyor evde...
- Patates haşlayayım mı sana? Azıcık ekmekle peynir ye (!) tutar... (ki beni tutabilene aşk olsun o sırada)
Haşlanmış patates, ayran, kızarmış ekmek vs.den oluşan klasik menü, ishal ilaçları, karnımda sıcak su torbası, kanepeye yatış o yatış... Arada tuvalete doğru attığım deparları saymazsak, 2 aylık kanepe maceram oracıkta başlamış oldu. Hatırlıyorum da, o anda tek endişem, ertesi günkü matematik sınavına giremeyecek olmamdı. Belki soruları alırım arkadaşlarımdan diye düşündüm sonra, ya öğretmen tekrar sınav yapmazsa! Tüh... yaa olsaydım sınavı bitseydi bee...
Ben tabii ki o Pazartesi okula gidemedim. Hatta Salı ve Çarşamba'da gidemedim. O kadar haşlanmış patates, 3er-5er yutulan ishal ilaçlarına rağmen, benim motor düzelmedi bir türlü. Bunun ardından doktor doktor gezme süreci başladı. Önce iç hastalıkları uzmanına göründüm, antibiyotik verdi, rapor yazdı. Sonrasında ekledi; "bir süre gözetim altında tutalım, ilaçlarda işe yaramazsa gastroenteroloji bölümüne sevk edeceğiz, bir dizi "hoş olmayan" tetkiklerden geçmen gerekebilir. Doğuştan gelen bir hastalık var ama bunları konuşmak için çok erken hadi al ilaçlarını sonra görüşürüz" dedi. İlaçları aldım iyileşir gibi oldum, okula bile gittim 1-2 gün. Sonra yine aynı süreç... ilk 1 haftada 10 kg. verdim. Sonra başka bir hızlandırılmış ve biraz daha "panik" bir süreç başladı. Aşırı kilo kaybı, durmayan ishal, sadece su içmeme izin veren bir iştah, ve beslenmenin kesilmesiyle iyice çoğalan bitkinlik. Tekrar doktorlara koştuk. Özel bir hastanede önerilen bir doktora gittim; kan testlerim içler acısı çıktı, normal bir insanda olması gereken demir seviyesi 70-140 aralığındayken benimki 8 idi! Kalsiyum eksikliğinden ellerim kasılıyordu arada ve kilitleniyordum, hatta ellerim, "nah!" işareti yapar hale geliyor bu da o panik sırasında bile bizi biraz güldürüyordu. Neyse doktor dedi ki, önce mideye bakacağız, iyi dedik endoskopi çekildi, yetmez dedi kolonoskopi çekeceğiz; ona da peki dedik ki ben ne olduğunu bile bilmiyorum, neyse öğrendim fena şekilde falan. Hepsi temiz çıktı. En azından benim aklıma gelmeyen ama herkesin varlığından korktuğu "kanser" yoktu. İçimiz rahat olabilirdi ama bu benim kansızlıktan ölmek üzere olduğum gerçeğini değiştirmiyordu. Dotorum dedi ki, bir de ince bağırsak filmi çekmek lazım ama önümüz bayram, ben tatile gideceğim, sizde bayramdan sonra gelin! Ben tabi bayramda gittikçe ağırlaştım artık, o kanepeden aşağı inemiyorum çünkü sürekli yorgunum. Kumandayla kanal değiştirmekten, başucumda ki şişeden su içmekten, annemin çılgın besleyici çorba karışımlarını içmemeye çalışmaktan, arada telefonla konuşmaktan feci şekilde yorulmuşum. Bunlarla geçen tüm günüm, bende bütün gün taş taşımışım etkisi yaratıyordu. Derken yine dayanamadık, bu sefer başka bir tavsiye üzerine, teşhisimi, koyan doktorun kapısını çaldık. Doktorum yine muayene etti, karnındaki şişlik ne zamandır var dedi; şişlik değil o göbeğim dedim ama 38 kg. falanım heralde orada (Çölyağın ana belirtilerinden olan karın şişliğine çocukluğum hatta ergenliğim boyunca "göbek " olarak bakmıştım ben). Doktor güldü, kan tahlillerime vs. ye baktı, çok acil hastaneye yatıyorsun dedi, ve ertesi gün Cerrahpaşa hastanesinde ki 6 kişilik koğuşuma yerleşmiştim. 1 hafta diye başlayan hastane maceram 3 hafta sürdü. Her sabah saat 6da hemşirem gelip kan alıyordu. Bir yandan serumla eksik olan bütün kan değerleri yerine getirilmeye çalışılırken, bir yandan da hergün kan sayımım yapılıyordu, işe yaramış mı diye. İlk gün dehşet içinde baktığım hemşireye, birkaç gün sonra tepki vermemeye, hatta uykumu hiç bölmeden, otomatikman kolumu uzatmaya başladım. Koğuşumda çeşitli nedenlerle tedavi gören teyzelerle arkadaş oldum. Hatta yanımda yatan Dürdane teyzeyle bir ara hastaneden kaçış planı bile yaptım. Zavallı Dürdane teyzeye hergün bir doktor gelip; Dürdane teyze gözün aydın yarın taburcu ediyoruz seni hadi toparlan diyor, ertesi gün bir başka doktor gelip, falanca testlerin eksik senin, onlarada bakacağız, birkaç gün daha kal sen deyip, hevesini kursağında bırakıyorlardı. Annem benden daha perişan bir şekilde hastane hayatına devam ederken (ki o hayat eczane ve laboratuvar arasında geçiyordu), teyzem hergün beni ziyarete gelip moralimi düzeltmeye çalışıyordu. Arada, arkadaşlarım, kuzenlerim geliyorlar bende 2 ergen dedikodusu yapıp kendime geliyordum.
Derken ben özel odaya çıktım falan sonunda ama baktım, beni de pek yollayacak gibi değiller. Bütün bu karmaşanın arasında hala teşhisimin konulamaması iyice sinirlerimizi bozuyor tabi... Sonunda tekrar endoskopi yapacağız dediler. Ben hastaneyi yıktım! Sorun şuydu ki, önceki endoskopide özel hastanedeydim uyuşturmuşlardı zaten ne olduğunu anlamadan oldu-bitti, ama sonunda biraz yıpranmış olduğumu hatırlıyordum. Buradaysa endoskopide uyutmadıklarını, canlı canlı operasyonu yaptıklarını duyunca, asistan doktoruma bir çemkirmişliğim de, itiraf ediyorum ki, vardı yani. Artık halime mi acıdılar, çemkirmem mi işe yaradı, annem mi yalvardı bilmiyorum ama o gün, ben ağlamaklı şekilde içeri girdiğimde bir iğne yaptılar 3 saat falan kafam iyi dolaştım. Hani öyle ki annem gözlerimin açık olduğunu iddia ederken ben uyuduğuma yemin edebilirim!
Sonra artık daha nereme sokacaklar bu boruları acaba diye düşünürken, yine asistan doktorum gelip, " Selin,%99 hastalığının teşhisini koyduk, yarın son sonuçlar gelince doktorun gelip açıklayacak, sen bugün son kez ekmek ye istersen, zira yarından itibaren hayatın boyunca sürecek bir diyete başlayacaksın" demişti.
Akabinde o güzel haber geldi, çölyaksın! Diyet yapacaksın, Gluten yeme...! Heeaa? Dedim... bu kadar mı? Bu mu? Başka test, iğne, hortum, boru falan yok, az ye motor düzelsin mi diyorsun yani? Evet o kadar dediler. Tabi son birkaç gün yine hastanede kaldım, diyetim başladı, ve biraz mucizevi bir şekilde ben 3. gün "normal" e döndüm. İshalim kesilmişti.
Hastaneden çıkarken 42 kg.dum. Sonra okula başladım, arkadaşlarımı özlemişim, derslerden geri kalmışım, ama kimin umurunda, yaz gelmiş, tatil zamanı, yaş 17 içim kıpır kıpır... o bayıldığım patatesli sandviçleri artık yiyemiyorum ama ne yapalım artık, yine öğle tatili, yine bahçede voleybol oynuyorum, üstelik hoşlandığım çocuk geçmiş yanımdan falan peeeh!
O yaz biraz zorlandım tabi, diyette falan. Şu an bildiklerimin yarısını bile bilmiyorum, dayanmışım mısır ununa, ha bire krep yapıp yiyorum. Bir de mısır cipsleri favorilerim, zaten 3 hafta yemişim serumları boy boy, bırak krebi, cipsi, mısır tarlasını yesem yine doymayacağım. Zaten hastaneden çıktıktan bir 8 ay sonra falan, bildiğin tosuncuk şeklinde dolaşıyordum etrafta. Derken, Alman bir tanıdıktan, glutensiz diye birşeyin olduğunu öğrendik, yurtdışından valizle glutensiz un getirme dönemi başladı. Makarnalar, krakerler, ekmekler falan; o yaşadığım sevinci unutamam! Sonra beni bugünlere taşıyan ilk adımlar, bu undan ne yapılabilir? Denemelerimin temelini galiba 18 yaşımda falan attım :)
Ve işte şimdi aradan koskoca 13 sene geçmiş... artık doktor kontrolünde değilim. En son doktorum bir şikayetin, kilo kaybın olmadığı sürece artık gelmene gerek yok dedi. Bu süreç içinde 2-3 kere gıda zehirlenmesi yaşadım, panik oldum acaba çölyak mı hortladı tekrar, bilmeden birşey mi yedim diye... ama doktorum da barsaklarımın zaten hassas olduğunu ve "normal" insanların 1-2 günde atlattığı bu tarz zehirlenmeleri benim 4-5 günde atlatabildiğimi söyledi.
Sonuç, 13 sene sonra artık iyice yaygınlaşan glutensiz ürünler sayesinde, canım hiçbirşey çekmiyor diyebilirim. Dışarıda aşerdiğimi evimde yapıp yiyorum. Mesleğimi değiştirdim,sırf bu yüzden! Arada sırada hala sinir patlamaları yaşıyorum, özellikle aç kalınca, etrafta yiyecek bin tane şey varken, hepsinin bana yasak olmasına falan, ağlama kriziyle karşılık verebiliyorum. Ama gittikçe daha iyiye gidiyor herşey, artık marketlerde bile satılıyor, özel yerler açılıyor... Daha da iyi olacak herşey, ben girişimlerimi başlatınca da, çocukluğumu kabusa çeviren bu hastalık, belki de avantajım haline gelecek.
Birçoğunuzun hikayesi benimkine benziyordur eminim. Beni buldu bula bula diye isyan ettiğiniz, korktuğunuz şey beni de buldu... içinizi rahatlatacaksa eğer:) Başkalarıda var, hemde bir sürü...
O nedenle, rahatlayın azıcık... yalnız değilsiniz, diyet yapıyorsanız artık hasta da değilsiniz. Mızmızlanmak istediğinizde o karın ağrılarını düşünün. Sonra da şükredip hayatınıza devam edin, hatta bir kurabiye, brownie falan yapın kendinize, oooh tadını çıkarın glutensiz hayatınızın :)
Afiyetle!
1999 öncesine bakınca zaten, benim hayatım kısaca, okuldan ağlayarak annemi aramamla, montuma sarınmış, ileri geri sallanarak karın ağrımın geçmesini bekleyerek, ve ne yedin yine sen? azarlarını işiterek geçti. Kendimi bildim bileli, karnım ağrırdı benim, o kadar şiddetli ağrırdı ki nefes alamazdım bazen. İğrenç kokan bir ilaç vardı, annem suya damlatırdı onu! Öyyk.. kokusu burnuma geldi... ağrıya dayanamadığım zaman onu içerdim ağlaya ağlaya... ilaç içerdim geçerdi. Bir sonra ki hafta yine başlardı. Annem arada doktora götürürmüş beni, hatta bende hatırlıyorum ilkokuldayken falan;
- Çocuk işte, ayaklarını üşütmüş...
- Salgın hanfendi! Bütün çocuklar ishal...
- Çok mu şeker yedin sen? (Evet Valla yiyordum ya çocukken... doktorun tezini de çürütemiyorum, şekerliği ele geçirdim mi sömürüyorum o zaman)
Buna benzer diyaloglarla, ve nedense hiç yapılmayan testlerle falan haşlanmış patates, elma, Ercefuryl ishal ilacıyla geçti çocukluğum. Beslenme çantamda haftanın en az 2 günü bu mönü vardı, hala yiyemem haşlanmış patates... öyk! Alışmışız ailecek hatta akrabalar falan, mısır yeme cırcır olucan, portakal yeme cırcır olucan, ayağına terlik giy cırcır olucan... derken, harbiden de olurdum.
15 tatilde ve yaz tatillerinde gider teyzemde kalırdım 1 hafta, kuzenler falan coşardık, teyzemde şımartırdı beni azıcık. Harçlıkları aldığımız gibi kaybolurduk ortadan. Suç ortağım Senem ablamla, dosdoğruuuuu dondurmacıya koşardık. Teyzem uyarmış sabah, Senem Selin'e abur cubur yedirme hasta oluyor kardeşin diye, ama dinleyen kim? çatlayana ya da paramız bitinceye kadar dondurma yeriz, hala paramız kalmışsa, şekerciye gideriz, orayı sömürürüz. Akşamına başlayan karın ağrısı kimse için sürpriz olmaz tabi... ama senelerce bu döngü böyle devam eder, bile bile o dondurmalar, şekerlemeler yutulur, akşamda bütün sülalede benim için stoklanan ishal ilaçlarından yutulup, periyodik ziyaretim teyzemle annemin azarıyla son bulur. Düşününce, annemle teyzemin haklı olabileceğini de düşünmüyor değilim, benim yerimde hangi çocuk olsa cırcır olurdu; barsak mı dayanır o kadar abur cubura! Kuzenimi saymıyorum, çünkü o normal değil; hayatına şekerlemeyle devam ediyor, birde incecik hala utanmaz!
O Pazar gününe geri dönersek; ÖSS deneme sınavı için erkenden dershaneye gitmiş olan ben, öğleden sonra neredeyse sürünerek, zorla eve döndüm. Nedenini açıklayamadığım anormal bir yorgunluk ve halsizlik vardı üzerimde. Öyle bir halsizlik ki, eve gider gitmez zar zor ayakkabılarımı çıkarıp en yakın kanepeye atmışım kendimi ve annemler eve gelene kadar da yerimden kalkamamışım. İlerleyen saatlerde "yine" ishalimin başlamasıyla evde tanıdık diyaloglar başladı.
- Ne yedin dışarıda?
-Üşüttün mü yoksa? Kesin ondandır, hava soğuk çocuğum hiç bakmıyorsun kendine...:/
- Ayy virüs galiba, bak herkes pestil perişan yatıyor evde...
- Patates haşlayayım mı sana? Azıcık ekmekle peynir ye (!) tutar... (ki beni tutabilene aşk olsun o sırada)
Haşlanmış patates, ayran, kızarmış ekmek vs.den oluşan klasik menü, ishal ilaçları, karnımda sıcak su torbası, kanepeye yatış o yatış... Arada tuvalete doğru attığım deparları saymazsak, 2 aylık kanepe maceram oracıkta başlamış oldu. Hatırlıyorum da, o anda tek endişem, ertesi günkü matematik sınavına giremeyecek olmamdı. Belki soruları alırım arkadaşlarımdan diye düşündüm sonra, ya öğretmen tekrar sınav yapmazsa! Tüh... yaa olsaydım sınavı bitseydi bee...
Ben tabii ki o Pazartesi okula gidemedim. Hatta Salı ve Çarşamba'da gidemedim. O kadar haşlanmış patates, 3er-5er yutulan ishal ilaçlarına rağmen, benim motor düzelmedi bir türlü. Bunun ardından doktor doktor gezme süreci başladı. Önce iç hastalıkları uzmanına göründüm, antibiyotik verdi, rapor yazdı. Sonrasında ekledi; "bir süre gözetim altında tutalım, ilaçlarda işe yaramazsa gastroenteroloji bölümüne sevk edeceğiz, bir dizi "hoş olmayan" tetkiklerden geçmen gerekebilir. Doğuştan gelen bir hastalık var ama bunları konuşmak için çok erken hadi al ilaçlarını sonra görüşürüz" dedi. İlaçları aldım iyileşir gibi oldum, okula bile gittim 1-2 gün. Sonra yine aynı süreç... ilk 1 haftada 10 kg. verdim. Sonra başka bir hızlandırılmış ve biraz daha "panik" bir süreç başladı. Aşırı kilo kaybı, durmayan ishal, sadece su içmeme izin veren bir iştah, ve beslenmenin kesilmesiyle iyice çoğalan bitkinlik. Tekrar doktorlara koştuk. Özel bir hastanede önerilen bir doktora gittim; kan testlerim içler acısı çıktı, normal bir insanda olması gereken demir seviyesi 70-140 aralığındayken benimki 8 idi! Kalsiyum eksikliğinden ellerim kasılıyordu arada ve kilitleniyordum, hatta ellerim, "nah!" işareti yapar hale geliyor bu da o panik sırasında bile bizi biraz güldürüyordu. Neyse doktor dedi ki, önce mideye bakacağız, iyi dedik endoskopi çekildi, yetmez dedi kolonoskopi çekeceğiz; ona da peki dedik ki ben ne olduğunu bile bilmiyorum, neyse öğrendim fena şekilde falan. Hepsi temiz çıktı. En azından benim aklıma gelmeyen ama herkesin varlığından korktuğu "kanser" yoktu. İçimiz rahat olabilirdi ama bu benim kansızlıktan ölmek üzere olduğum gerçeğini değiştirmiyordu. Dotorum dedi ki, bir de ince bağırsak filmi çekmek lazım ama önümüz bayram, ben tatile gideceğim, sizde bayramdan sonra gelin! Ben tabi bayramda gittikçe ağırlaştım artık, o kanepeden aşağı inemiyorum çünkü sürekli yorgunum. Kumandayla kanal değiştirmekten, başucumda ki şişeden su içmekten, annemin çılgın besleyici çorba karışımlarını içmemeye çalışmaktan, arada telefonla konuşmaktan feci şekilde yorulmuşum. Bunlarla geçen tüm günüm, bende bütün gün taş taşımışım etkisi yaratıyordu. Derken yine dayanamadık, bu sefer başka bir tavsiye üzerine, teşhisimi, koyan doktorun kapısını çaldık. Doktorum yine muayene etti, karnındaki şişlik ne zamandır var dedi; şişlik değil o göbeğim dedim ama 38 kg. falanım heralde orada (Çölyağın ana belirtilerinden olan karın şişliğine çocukluğum hatta ergenliğim boyunca "göbek " olarak bakmıştım ben). Doktor güldü, kan tahlillerime vs. ye baktı, çok acil hastaneye yatıyorsun dedi, ve ertesi gün Cerrahpaşa hastanesinde ki 6 kişilik koğuşuma yerleşmiştim. 1 hafta diye başlayan hastane maceram 3 hafta sürdü. Her sabah saat 6da hemşirem gelip kan alıyordu. Bir yandan serumla eksik olan bütün kan değerleri yerine getirilmeye çalışılırken, bir yandan da hergün kan sayımım yapılıyordu, işe yaramış mı diye. İlk gün dehşet içinde baktığım hemşireye, birkaç gün sonra tepki vermemeye, hatta uykumu hiç bölmeden, otomatikman kolumu uzatmaya başladım. Koğuşumda çeşitli nedenlerle tedavi gören teyzelerle arkadaş oldum. Hatta yanımda yatan Dürdane teyzeyle bir ara hastaneden kaçış planı bile yaptım. Zavallı Dürdane teyzeye hergün bir doktor gelip; Dürdane teyze gözün aydın yarın taburcu ediyoruz seni hadi toparlan diyor, ertesi gün bir başka doktor gelip, falanca testlerin eksik senin, onlarada bakacağız, birkaç gün daha kal sen deyip, hevesini kursağında bırakıyorlardı. Annem benden daha perişan bir şekilde hastane hayatına devam ederken (ki o hayat eczane ve laboratuvar arasında geçiyordu), teyzem hergün beni ziyarete gelip moralimi düzeltmeye çalışıyordu. Arada, arkadaşlarım, kuzenlerim geliyorlar bende 2 ergen dedikodusu yapıp kendime geliyordum.
Derken ben özel odaya çıktım falan sonunda ama baktım, beni de pek yollayacak gibi değiller. Bütün bu karmaşanın arasında hala teşhisimin konulamaması iyice sinirlerimizi bozuyor tabi... Sonunda tekrar endoskopi yapacağız dediler. Ben hastaneyi yıktım! Sorun şuydu ki, önceki endoskopide özel hastanedeydim uyuşturmuşlardı zaten ne olduğunu anlamadan oldu-bitti, ama sonunda biraz yıpranmış olduğumu hatırlıyordum. Buradaysa endoskopide uyutmadıklarını, canlı canlı operasyonu yaptıklarını duyunca, asistan doktoruma bir çemkirmişliğim de, itiraf ediyorum ki, vardı yani. Artık halime mi acıdılar, çemkirmem mi işe yaradı, annem mi yalvardı bilmiyorum ama o gün, ben ağlamaklı şekilde içeri girdiğimde bir iğne yaptılar 3 saat falan kafam iyi dolaştım. Hani öyle ki annem gözlerimin açık olduğunu iddia ederken ben uyuduğuma yemin edebilirim!
Sonra artık daha nereme sokacaklar bu boruları acaba diye düşünürken, yine asistan doktorum gelip, " Selin,%99 hastalığının teşhisini koyduk, yarın son sonuçlar gelince doktorun gelip açıklayacak, sen bugün son kez ekmek ye istersen, zira yarından itibaren hayatın boyunca sürecek bir diyete başlayacaksın" demişti.
Akabinde o güzel haber geldi, çölyaksın! Diyet yapacaksın, Gluten yeme...! Heeaa? Dedim... bu kadar mı? Bu mu? Başka test, iğne, hortum, boru falan yok, az ye motor düzelsin mi diyorsun yani? Evet o kadar dediler. Tabi son birkaç gün yine hastanede kaldım, diyetim başladı, ve biraz mucizevi bir şekilde ben 3. gün "normal" e döndüm. İshalim kesilmişti.
Hastaneden çıkarken 42 kg.dum. Sonra okula başladım, arkadaşlarımı özlemişim, derslerden geri kalmışım, ama kimin umurunda, yaz gelmiş, tatil zamanı, yaş 17 içim kıpır kıpır... o bayıldığım patatesli sandviçleri artık yiyemiyorum ama ne yapalım artık, yine öğle tatili, yine bahçede voleybol oynuyorum, üstelik hoşlandığım çocuk geçmiş yanımdan falan peeeh!
O yaz biraz zorlandım tabi, diyette falan. Şu an bildiklerimin yarısını bile bilmiyorum, dayanmışım mısır ununa, ha bire krep yapıp yiyorum. Bir de mısır cipsleri favorilerim, zaten 3 hafta yemişim serumları boy boy, bırak krebi, cipsi, mısır tarlasını yesem yine doymayacağım. Zaten hastaneden çıktıktan bir 8 ay sonra falan, bildiğin tosuncuk şeklinde dolaşıyordum etrafta. Derken, Alman bir tanıdıktan, glutensiz diye birşeyin olduğunu öğrendik, yurtdışından valizle glutensiz un getirme dönemi başladı. Makarnalar, krakerler, ekmekler falan; o yaşadığım sevinci unutamam! Sonra beni bugünlere taşıyan ilk adımlar, bu undan ne yapılabilir? Denemelerimin temelini galiba 18 yaşımda falan attım :)
Ve işte şimdi aradan koskoca 13 sene geçmiş... artık doktor kontrolünde değilim. En son doktorum bir şikayetin, kilo kaybın olmadığı sürece artık gelmene gerek yok dedi. Bu süreç içinde 2-3 kere gıda zehirlenmesi yaşadım, panik oldum acaba çölyak mı hortladı tekrar, bilmeden birşey mi yedim diye... ama doktorum da barsaklarımın zaten hassas olduğunu ve "normal" insanların 1-2 günde atlattığı bu tarz zehirlenmeleri benim 4-5 günde atlatabildiğimi söyledi.
Sonuç, 13 sene sonra artık iyice yaygınlaşan glutensiz ürünler sayesinde, canım hiçbirşey çekmiyor diyebilirim. Dışarıda aşerdiğimi evimde yapıp yiyorum. Mesleğimi değiştirdim,sırf bu yüzden! Arada sırada hala sinir patlamaları yaşıyorum, özellikle aç kalınca, etrafta yiyecek bin tane şey varken, hepsinin bana yasak olmasına falan, ağlama kriziyle karşılık verebiliyorum. Ama gittikçe daha iyiye gidiyor herşey, artık marketlerde bile satılıyor, özel yerler açılıyor... Daha da iyi olacak herşey, ben girişimlerimi başlatınca da, çocukluğumu kabusa çeviren bu hastalık, belki de avantajım haline gelecek.
Birçoğunuzun hikayesi benimkine benziyordur eminim. Beni buldu bula bula diye isyan ettiğiniz, korktuğunuz şey beni de buldu... içinizi rahatlatacaksa eğer:) Başkalarıda var, hemde bir sürü...
O nedenle, rahatlayın azıcık... yalnız değilsiniz, diyet yapıyorsanız artık hasta da değilsiniz. Mızmızlanmak istediğinizde o karın ağrılarını düşünün. Sonra da şükredip hayatınıza devam edin, hatta bir kurabiye, brownie falan yapın kendinize, oooh tadını çıkarın glutensiz hayatınızın :)
Afiyetle!

Aynen öyle seninkine çoook benziyor benim hikaye de, bir tek arada hayatın boyunca normal unla yapılan herhangi birşey yemeyeceksin, kepek unu ile yapılan ürünleri tüketeceksin diyerek hayatımı bir ay boyunca daha da karartan bir doktor var. Ben aradım taradım böyle bir diyet bulamadım ya neyse... Ama anlattığın o yorgunluğu, kasılmayı, seninki kadar olmasa da hastane ve kilo kaybını iyi bilirim.
YanıtlaSilAma ben alıştım bu diyete, hatta bazen ve çoğu zaman halime şükrediyorum bile. Herkes iyi veya kötü yaşıyor belli sağlık sorunları ve evet biz diyet yapıyorsak artık hasta değiliz. Zaten sen şu girişimlerine inşallah bir başla sonra eminim ki unutmaya bile başlayacağız bu yaşadığımız zorlukları...
Doktora tezi olarak bezelye unundan glutensiz erişte yapan bir arkadaşla tanıştım, belki senin girişimlerin için de faydalı olabilir. Biraz daha bilgi alıp, sana ileteceğim. :))
anladığım kadarıyla laktoz sorunun yok. tariflerinde tereyağ da mevcut. hepsi güzel şeyler. eline sağlık. ama bana dokunuyor. hikayen çoğumuza tanıdık gelecektir... hemen hiçbir doktorun aklına gelmiyor bu tarz bir problem araştırmak. iyi diyetler, sağlıklar dilerim.
YanıtlaSilMerhaba,
YanıtlaSilZeynepcim, gelişmeleri heyecanla bekliyorum :)
Heroo; evet laktoz alerjim yok neyse ki; senin için de ekmek, calzone (kapalı pizza), Foccaccia (italyan ekmeği), pirinç noodle, börek gibi tariflerde laktoz yok. Süt ve tereyağını tatlılarda kullanmak zorunda kalıyorum, ama en son verdiğim mudcake süt içermiyor, tereyağı yerine zeytinyağı kullanabilirsin pekala :)Her türlü bir tarif uydurulur yani sen merak etme. Ben bundan sonra biraz hem glutensiz hem laktozsuz tarifler üzerinde çalışayım en iyisi ;)
herkese sevgiler ve afiyetler dilerim!
:) kendi hikameyi okur gibi oldum. Herkesin hikayesi hemen hemen aynı demek. 2000-2005 yıllarını "ayağına çorap giy" cümlesini milyon kere duyduktan sonra, teşhis ile birlikte "yaşasın çorapsız günler" diye nareler atmıştım :) hastalığın adının konulmasından son derece mutlu olmuştum. üzerine binlerce teoriler üretilen bir bilinmeyenle yaşamaktansa glutensiz hayata alışmak çok daha kolay oldu. Ayrıca sizin gibi arkadaşların ilgi, dikkat ve çabalarınızla toplumdaki bilgi düzeyi giderek artıyor. tebrik ediyorum paylaşımlarınızda ötürü
YanıtlaSilherkese sağlıklı günler dilerim
Gözde
Çok etkilendim hikayenizden , ne kadar da güzel anlatmışsınız yaşadıklarınızı . Ben çölyaklı değilim , benim de farklı rahatsızlıklarım var , blogumda paylaşıyorum. Bunlardan bir tanesi Haşimoto Tiroiditi. Pek bir moda oldu zaten . Bu hastalıkta da glutenden uzak durulması gerektiğine yönelik araştırmalar var yurtdışında.Bir de hassas barsak sendromum var. Bugün oturdum netten bakayım dedim glutensiz nasıl yaşanıyor neler yapılabilir. Blogunuzu gördüm.
YanıtlaSilÇölyak hastaları için başvurabilecekleri harika bir blog oluşturmuşsunuz. Elinize sağlık ve teşekkürler